İnfakta Edeb
İnfakta edeb çok mühimdir. Bilhassa veren, alana teşekkür hissiyâtı içinde olmalıdır. Çünkü onun, Cenâb-ı Hakk’a şükür borcu olan mâlî bir ibâdeti îfâ etmesine vesîle olup, onu ecre nâil eylemektedir. Verilen sadakalar aynı zamanda, veren kişi için hastalık ve musîbetlere karşı birer siper-i sâikadır. Âyet-i kerîmede bu ibâdetin ehemmiyetini tebârüz ettirmek için mecâzen: “Sadakaları Allâh alır” (et-Tevbe, 104) buyrulmaktadır.
İnfakta gözetilmesi gereken edebi Kur’ân-ı Kerîm şöyle belirtiyor:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُبْطِلُواْ صَدَقَاتِكُم بِالْمَنِّ وَالأذَى كَالَّذِي يُنفِقُ مَالَهُ رِئَاء النَّاسِ وَلاَ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ
“Ey îmân edenler! Allâh’a ve âhiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek sûretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın! (Sadakalarınızı imhâ etmeyin!)…” (el-Bakara, 264)
Bu âyetlerde hayır ve hasenatta bulunmak teşvîk edilmekle birlikte, hayır işlerken riâyet edilmesi gereken edeb, açık bir sûrette ortaya konulmaktadır. Buna göre, kalb kırarak, fakiri küçümseyerek, eziyet ederek ve başa kakarak yapılan bir hayrın Allâh indinde hiçbir kıymeti yoktur. Doğrusu böyle hayırlar, kulu azâba dûçâr eden ağır cürümlerdendir. Çünkü kalbler, nazargâh-ı ilâhîdir. Mevlânâ Hazretleri:
“Sen, varlığını, malını, mülkünü güzel bir şekilde infâk et de, bir gönül al! Ki o gönlün duâsı, mezarda, o kapkara gecede sana ışık versin, nûr olsun!..”buyurur.
Yine Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, hikmet dolu beyitlerinde, Cenâb-ı Hakk’a şükür borcunun îfâsına vesîle olmaları sebebiyle yoksul ve muhtaçların cömertler için bir nîmet olduğunu, sehâvetin ancak onlar üzerinde tezâhür edebildiğini, bu yüzden de onların gönüllerini incitmemek gerektiğini şu şekilde anlatır:
“Yoksul kişi, cömertlerin aynasıdır. Sakın aynaya karşı gönül kırıcı sözler söyleyerek onu buğulandırma! (Yâni yoksulun gönlüne karşı hassas ol! Çünkü gönül nazargâh-ı ilâhîdir.)”
“Allâh’ın cömertlik tecellîsinin tezâhürü, fakirlerdir. O fakirler ki, ancak kerem sâhiplerine mürâcaat ederler. Dertlerini onlara açarlar. Böylece hamiyetli zenginler için saâdet yollarını hazırlarlar.
Zenginlerin hayır ve infak yoluyla yoksulların gönlüne girmesinin bir başka bereketi de, muzdarip gönüllerde kendilerine karşı sevgi ve merhamet filizlerinin tomurcuklanmasıdır.”
“Şu hâlde yoksullar, Hakk’ın cömertlik aynalarıdır. Varlıklı olanlar, kendi cömertliklerini orada seyrederler. Hak’ta fânî olan sâlih zenginler, servetlerinin bir emânet olduğunu idrâk ederek Hak karşısında nefislerini tanımışlar ve ilâhî cömertliğin ma’kesi olmuşlardır. Hakk’ın cömertliğinden bir nasîb alarak sehâvette fânîleşmişlerdir.”
“Az veya çok sâhip olduğu varlığına kalbini esir etmeyip onu gönlünün dışında taşıyanlardan başkaları, bedbahtlar ve âhiret fukarâlarıdır. Bu tip insanlar, Hak kapısında değildir. Varlıkları izâfîdir. Kapı dışındaki nakış ve sûretten ibârettir.”
“Bunlar, gönülleri Allâh’tan uzak düşen gerçek zavallı ve rûhâniyet fakirleridir. Zâhirî varlıkları ise, bedbahtlıklarının cansız bir nakşı, solgun bir resmidir. Bunlar, hakîkatten habersiz, ruhsuz kişilerdir ki, sen bunlara yakınlık gösterme! Sakın ha köpek resmine kemik atma!..”
“Böyle kişiler, menfaat esîridir. Hak susuzluğundan habersizdirler. “
“Dikkatli ol; bu ölülerin önüne yemek tabağı koyma! Yâni onlara iltifat edip yakınlık gösterme! Öyle varlıklılar, mahşerin sefil dilencileri olacaklardır!”
“Böyleleri, mânâ değil, ekmek dervişleridir. Onlar toprak balığına benzerler; şeklen balığa benzeseler de, denizden ürker ve kaçarlar.”
“Onlar, sefaletlerini saâdet sanırlar, kendilerine göre güzel yemekler yer, tatlı şerbetler içerler. Gerçekte ise, ilâhî lokmadan nasipsizdirler.”
“Ey bu hüsrâna düşmek istemeyen! Sen mahlûkâtı cömertliğinle kuşat ki, âriflerden olasınl..”
Cömertliğin aynası olan fakirlere yapılacak infaktaki en güzel edeb, “sağ elin verdiğini sol eline bile fark ettirmemek” şeklinde milletimizin darb-ı mesel hâline getirdiği bir ölçüdür ki, bir hadîs-i şerîfe nazaran, bu şekilde infâk edenler, Arş’ın gölgesi altında bulunacak olan mes’ûd kimselerdendir.[11] Bunun gerçekleşebilmesi için ecdâdımız, sayısız vakıflar kurmuştur. Bu vakıflardan yapılan infaklar, gayr-i muayyen şahıslardan geldiği için riyâ musîbetinden izâle olunmuştur. Alan, vereni bilmeden ona duâ hâlindedir. Fâtih Sultan Mehmed’in şu vakfiyesi buna ne güzel bir misâldir:
“Ben ki İstanbul fâtihi, Allâh’ın âciz kulu Fâtih Sultan Mehmed; alın terimle mâliki bulunduğum 136 dükkânımı aşağıdaki şartlar muvâcehesinde vakfeyledim:
…Külliyemde binâ ve inşâ eylediğim aşhânede şehîdlerin hanımları, yetîmleri ve İstanbul fukarâsı için yemek yapılsın! Ancak yemek yemeye veya almaya gelemeyen mâzeretlilerin yemekleri, hava karardıktan sonra kapalı kaplar içinde gözlerden ırak olarak evlerine götürülsün!..”
Vakfiyede görüldüğü gibi Fâtih Sultan Mehmed Han, toplumun korunmaya muhtaç fertleri için en hassas edep ölçüleriyle kâideler koymuştur.
Pâdişâhı böyle bir edep sergileyen cemiyetin fertleri de, zekâtlarını bir zarf içinde câmîlerdeki zekât taşlarına bırakırlar, muhtaçlar da oradan, veren şahsı görmeksizin ihtiyaçları kadar alırlardı.
Diğer taraftan, iffeti dolayısıyla hâlini arz edemeyenlere infakta bulunmak da çok mühimdir. Cenâb-ı Hak buyurur:
لِلْفُقَرَاء الَّذِينَ أُحصِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ ضَرْبًا فِي الأَرْضِ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَاء مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُم بِسِيمَاهُمْ لاَ يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ
“(Yapacağınız hayırlar), kendilerini Allâh yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun! Bilmeyen kimseler, iffetleri sebebiyle onları zengin zannederler. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Çünkü onlar, yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allâh bilir.” (el-Bakara, 273)
الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُم بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ سِرًّا وَعَلاَنِيَةً فَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ
“Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarf edenler var ya, onların mükâfatları Allâh katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler.” (el-Bakara, 274)
Dînin asıl gâyesi, Allâh’ın birliğini tasdîkten sonra, zarîf, hassas, derin insan yetiştirmek ve bu sûretle huzurlu bir cemiyet ortamı husûle getirmektir. Bu tekâmül de ancak gönülde zuhûr eden şefkat ve merhamet hissi ve bunların en güzel bir tezâhürü olan zekât ve infâk ile mümkündür. Bir mü’min yüreğinin, Rabbin bütün mahlûkâtını şefkat ve merhametle kuşatması îcâb eder.
Rabbimizin mülkünde yaşıyoruz. Onun nîmetleri ile rızıklanıyoruz. Mâlî ibâdetlerde ihmalkârlık gösterenler, acabâ kimin malını, kimden esirgediklerini hiç düşünmüyorlar mı?
Sevmenin netîcesi fedâkârlıktır. Seven, sevdiğine karşı sevgisi ölçüsünde fedâkârlık yapmayı zevk ve vazîfe olarak telakkî eder. Bu, âşığın, mâşûkuna can vermesine kadar dayanır. Allâh’ın mahlûkâtına olan infak, sevenin sevilene karşı en güzel bir muhabbet tezâhürüdür. Çünkü zekât ve sadakanın Allâh için verilmiş olmasından dolayıdır ki, bunları “Allâh alır” şeklinde bir ifâde vârid olmuştur. Âyet-i kerîmede buyrulur:
أَنَّ اللّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ
“…Hiç şüphesiz ki Allâh, kullarının tevbesini kabûl eder, (ihlâsla, gönülden verdikleri) sadakaları (zekât ve infakları) alır (geri çevirmez)!..” (et-Tevbe, 104)
Ey mülkün gerçek sâhibi olan Allâh’ım! Merhamet, şefkat ve Sen’in yolunda infâkın bütün tezâhürleri gönül âlemimizin tükenmez hazînesi olsun!
Âmîn!
