İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Kerâmet

Evliyâdan zuhûr eden kerâmetler, yâni fizik ötesi hâdiseler iki kısımdır:

1. Allâh -celle celâlühû-’nun zât, sıfat ve fiillerine âit bilgilerdir. Buna “keşf” de denir. Bunları, akıl ve düşünmek ile elde etmek mümkün değildir. Ancak Allâh Teâlâ, bunu seçtiği kullarına ihsân eder.

2. Madde âleminde meydana gelen hârikulâde hadiselerdir. Allâh Teâlâ, bunları da seçtiği kullarına lutfeder.

Halk, ikincisine îtibâr eder. Makbûl olan ise, birincisidir.

İmâm Şâfiî şöyle der:

“İmâm Mûsâ Kâzım’ın kabrinde duâmın kabûl olması, bana bir tiryak hâline geldi. Bunu çok tecrübe ettim.”

İmâm Gazâlî Hazretleri:

“Diri iken feyz alınan kimseden, tevessül ile ölümünden sonra da feyz alınır!” buyurmaktadır.

Cenâb-ı Hakk’ın ölümlerinden sonra da büyük tasarruf verdiği velîlerden Ma’rûf-i Kerhî ve Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri meşhûrdur.

Kerâmet, zaman zaman ashâb-ı kirâm arasında da vukû bulmuştur:

Hicretin yirmi üçüncü senesinde İranlılar’la yapılan savaşta Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- Medîne-i Münevvere’de minberden:

“–Ey Sâriye! Dağa, dağa!” diye Hazret-i Sâriye’yi ve berâberindeki İslâm ordusunu uyarmış, onlar da bu sesi işitmişlerdir. (İbn-i Ha­cer, el-İsâ­be, II, 3)

Enes -radıyallâhu anh- da şöyle buyurur:

“Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbından iki kişi (Üseyd bin Hudayr ve Abbâd bin Beşir) karanlık bir gecede Peygamber -aleyhisselâm-’ın yanından çıktılar. Önlerinde meş’ale gibi iki ışık peydâ oldu. Birbirlerinden ayrılınca da evlerine varıncaya kadar herbirinin yolunu bir ışık aydınlattı. (Buhârî, Salât 79; Menâkıbü’l-Ensâr 13)

İmâm Ali Rızâ -rahmetullâhi aleyh-, bir duvarın yanında oturuyordu. Bir kuş gelip ötmeye başladı. İmâm Ali Rızâ -rahmetullâhi aleyh- yanındakilere:

“–Bu kuş, bir yılanın kendi yuvasına doğru yaklaşmakta olduğunu söylemekte ve «Yavrularımı kurtarın!» diye feryâd etmektedir!” dedi.

Yanındakiler gittiler ve gördüler ki, hakîkaten kuşun yuvasına bir yılan musallat olmuş. Bunun üzerine kuşun yavrularını kurtarmak için derhal yılanı öldürdüler.

Belkıs’ın tahtının, Süleymân -aleyhisselâm-’ın mûcizesiyle değil de Âsâf bin Berhiyâ’nın kerâmeti ile getirilmesindeki nükte, Süleymân -aleyhisselâm-’ın mânevî büyüklüğünün anlaşılması içindir. Zîrâ Âsâf bin Berhiyâ, Süleymân -aleyhisselâm-’ın vezîri idi.

قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنظُرْ أَتَهْتَدِي أَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ

(Süleymân devamla) dedi ki:

«–Onun tahtını tanınmaz hâle getirin; bakalım tanıyacak mı, yoksa tanıyamayacak mı?!»” (en-Neml, 41)

Taht, çok kısa bir sürede getirilmişti. Bu müddet, göz açıp kapayıncaya kadar olan bir an idi. Hâlbuki tahtın getirildiği mesâfe, bir görüşe göre üç günlük (Sebe’ ile San’a arası), bir rivâyete göre, iki aylık (Sebe’ ile Şam arası), diğer bir görüşe göre de Sebe’ ile Kudüs arası mesâfedir. Tahtın bu kadar kısa bir sürede getirilmesi, sıradan bir hâdise değil, ancak bir kerâmettir.

فَلَمَّا جَاءتْ قِيلَ أَهَكَذَا عَرْشُكِ قَالَتْ كَأَنَّهُ هُوَ وَأُوتِينَا الْعِلْمَ مِن قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِمِينَ

(42)

وَصَدَّهَا مَا كَانَت تَّعْبُدُ مِن دُونِ اللَّهِ إِنَّهَا كَانَتْ مِن قَوْمٍ كَافِرِينَ

(43)

“Melîke (Belkıs) gelince:

«–Senin tahtın da böyle mi?» dendi.

O şöyle cevap verdi:

«–Bu sanki odur! Bize daha önce (Allâh’tan) bilgi verilmiş ve biz müslüman olmuştuk. (Yâni Cenâb-ı Hakk’ın kudreti ve Hazret-i Süleymân’ın peygamberliği husûsunda önceden vukû bulan hâdiseler de bize bir kanaat vermişti.)»

Onu (Belkıs’ı), Allâh’tan başka taptığı şeyler (o zamana kadar tevhîd dînine girmekten) alıkoymuştu. Çünkü kendisi inkârcı bir kavimdendi.” (en-Neml, 42-43)

قِيلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَ فَلَمَّا رَأَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَن سَاقَيْهَا قَالَ إِنَّهُ صَرْحٌ مُّمَرَّدٌ مِّن قَوَارِيرَ قَالَتْ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي وَأَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Ona:

«–Köşke gir!» denildi. Melîke onu görünce derin bir su sandı ve eteğini yukarı çekti.

Süleymân:

«–Bu, billûrdan yapılmış, şeffaf bir zemîndir!» dedi.

Melîke dedi ki:

«–Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmişim. Süleymân’la beraber âlemlerin Rabbi olan Allâh’a teslîm oldum.»” (en-Neml, 44)

Rivâyete göre Hazret-i Süleymân, Sebe’ Melîkesi Belkıs gelmeden önce, bir köşk inşâ ettirmişti. Bu köşkün avlusu billûrdan yapılmış, altından da su akıtılmış ve suya balıklar konmuştu. Belkıs, zemînin şeffaf bir madde olduğunu farkedemediği ve sudan geçeceğini sandığı için eteğini çekmişti. Bütün bu tedbîr ve tertipler, onun akıl ve bilgisine güvenini sarsmış, gönlünü ilâhî irşâdı kabûle hazırlamıştır. Böylece Belkıs, bunun bir beşer hâdisesi olmadığını teşhîs edip orada azamet-i ilâhiyeyi müşâhede etti ve müslüman oldu.