HAMD VE ŞÜKÜR
“And olsun ki Biz Lokmân’a: «Allâh’a şükret!» diyerek hikmet verdik. Şükreden, ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allâh hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyıktır.” (Lokmân, 12)
Kulluk îcâbı olan amellerin en ehemmiyetlilerinden biri de hamd ve şükürdür. Bu keyfiyet, Kur’ân-ı Kerîm’in ilk âyet-i kerîmesinin;
الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
“Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur!” sûretinde vârid olmasıyla da sâbittir.
Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz azametinin, ilâhî sanat ve sıfat tecellîlerinin medih ve senâ edilmesi “hamd”; O’nun sayısız lutuf, nîmet ve ikramlarına karşı lisânen, fiilen ve kalben medh ü senâ ve teşekkürde bulunulması da “şükür”dür. Her iki lafız da mânâ itibâriyle birbirine çok yakındır.
Gerçekten varlıkların en basitinden en mütekâmiline kadar hiyerarşik teselsülünde zirve noktasını teşkîl eden insanın, böylece “eşref-i mahlûkât” (varlıkların en şereflisi) olmasının tabiî bir îcâbı olan “hamd ve şükür”, dînin en derin ve en mühim meselelerinden biridir.
Yaratılışındaki izzet ve asâleti muhâfaza etmiş olan her insan, kendisine bir bardak su ikram edene bile vicdânen bir teşekkür borcu hisseder. Hâl böyleyken insanoğlunun, bütün nîmetlerin kaynağı ve ikrâm edeni olan Rabb’ine karşı alık ve abus kalması, akıl, iz’an ve vicdan dışıdır. Bu hâl, ancak düşünce yoksulluğu ve his donukluğunun bir ifâdesidir.
İnsanın idrâk ve zevkinin kat kat ötesinde bir gelin odası hassâsiyet ve îtinâsıyla tezyîn edilen bu cihânın, sayısız ilâhî kudret tezâhürlerini sergileyen zerrelerin, hücrelerin, binbir çeşit koku ve renkteki çiçeklerin ve meyvelerin, en sevimlisinden en vahşîsine kadar hayvanların ve bütün eşyânın karakterlerine göre husûsî ve acâib bir şekilde tanzîm ve tertîb edilmesi, îcad bedîası olan insân-ı kâmilin kulluk vazîfesini lâyıkıyla îfâ edebilmesi içindir.
Gerçek mü’min, akıl, vicdan ve kulluk şuuru içinde yaşamaya gayret eden fazîletli kişidir.
Lâyıkıyla şükreden bir kul olmak isteyenlere, sâdece nîmetleri tanımakla iktifâ etmek yetmez. Asıl nîmet sâhibini bildikten sonra, bir de O’na karşı îcâb eden vazîfeleri yerine getirmek zarûreti vardır. Çünkü nîmetlerin bu şekilde Allâh’a izâfe edilmesi; insanları O’na meylettirmek, kalbleri mârifet ve muhabbetle filizlendirmek husûsunda feyyaz bir müessirdir.
Hiç şüphesiz kâinatta Allâh’ı, hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir zerre yoktur. Hayvanlar bile tesbîh ve niyazlarını bilirler. İnsan dışındaki mahlûkâtın gayr-ı irâdî yapmış oldukları tesbîhâta “teshîrî tesbîh” denir. Bunlar, sâdece ehl-i kalbe açık ve ayândır. İnsan ise varlıklar zincirinin en mütekâmili olduğuna göre onun hamd ve şükrünün de bu mükemmelliğine yakışır bir şekilde olması îcâb eder.
Şükründen gâfil olduğumuz bütün nîmetler, hakîkatte bir nevî külfete inkılâb eder. Bizde bıraktıkları tortu, yalnız vebâl olur.
Her kulun, nîmetin sâhibini tanımakla şükranda bulunması, aslî vazîfesidir.
Nîmet nedir?
Bunun ölçüsünü verecek olan, Kur’ân’ın nûru ve feyzidir. Bize nîmetlerin gerçek mâhiyetlerini bildiren, yine Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kâinâtın hikmetini ve insanın mâhiyetini kavrayabilmek, şükürle mümkündür. Allâh -celle celâlühû- Kur’ân-ı Kerîm’de:
وَلَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ أَنِ اشْكُرْ لِلَّهِ
“And olsun ki Biz Lokmân’a «Allâh’a şükret!» diyerek hikmet verdik…” (Lokmân, 12) buyurmaktadır.
Âyet-i kerîme muktezâsınca, şükredene hikmet ve esrâr âleminin gerçekleri sergilenmekte, bunun da şükür hâlinin devâmı için lutfedildiği beyân edilmektedir.
Cenâb-ı Hakk’ın bu âlemde irâdesini tecellî ettirişi, dört sûrette tezâhür eder:
1. Lutuf,
2. Kahır,
3. Lutuf sûretinde görünen kahır,
4. Kahır sûretinde görünen lutuf.
İnsanlar, hâdiselere eşyânın sırf sathını gösteren aynalar gibi baktıklarında, onların sâdece dış yüzünü kavrar ve ekseriyâ yanılırlar. Lâkin aklı, vahy-i ilâhî ile terbiye edip onun tıkandığı yerde âdeta bir röntgen gibi kalb-i selîm ile nazar edebilenler, hikmete vukûfiyet bereketiyle birçok telâş ve ıztıraptan kurtulurlar. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de:
وَعَسَى أَن تُحِبُّواْ شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَّكُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ
“…Sizin için hayırlı olduğu hâlde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu hâlde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allâh bilir, siz bilmezsiniz.” (el-Bakara, 216) âyet-i kerîmesiyle kahır sûretinde görünen lutfa ve lutuf sûretinde tezâhür eden kahra işâret edilmiştir.
Diğer taraftan, idrâk ve iz’an gelişip kalb tekâmül ederek zirveye doğru tırmandıkça, “nîmet” telâkkîsi değişiklik arz eder ve avâmın zor ulaşabileceği bir mükemmellik kazanır. O zaman kahır tecellîsinde bile îcâbına göre bir îkaz veya nefse haddini bildiren bir hikmet payı vs. olduğu kavranır. Hacı Bayram Velî’nin:
Hoştur bana Sen’den gelen
Ya gonca gül yâhut diken
demesi, bu kabildendir. Bu rûhî kıvâma erişen vasıflı bir mü’min için her tecellî, şükür ve hamdi îcâb ettiren bir nîmet telâkkî olunur. İnsanların avâm kısmı, -idrâkleri nisbetinde- kahır içindeki lutfu veya lutuf içindeki kahrı ancak zamanla görebildiği hâlde, nefislerini tezkiye netîcesinde kendilerine hikmet verilenler, bunu evvelden görür ve kavrarlar. Bundan dolayıdır ki, insanların avam kısmına düşen vazîfe, doğrudan nîmet tezâhürü karşısında şükür, kahır tezâhürü karşısında sabır olduğu hâlde, havâs için yukarıda zikredilen dört grup tecellî için de durum aynıdır. Rabbine karşı tavrı değişmez. Çünkü kahır içinde hamd hâlinin devâmı, daha büyük kahırlardan muhâfaza ettiği gibi, onun lutfa inkılâb etmesine de vesîle olur. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, her tecellî karşısında:
“Her hâlukârda Allâh’a hamd olsun!” ifâdesinin zikredilmesini tavsiye ve telkîn buyurmuşlardır. Bu hâlin dışında kalanlar, gafletleri sebebiyle, kadere karşı bir nevî harp îlân etmiş olurlar.
Her türlü musîbetten, şükür ve hamd hâlini devâm ettirerek kazançlı çıkmayı becerebilenler, bu dînin insanlara va’dettiği huzurun zirve noktasındadırlar. Gönüller bu noktaya ulaşabildiği nisbette huzur ve sükûnete kavuşur.
Kahır sûretinde görünen lutfa misâl olarak Hazret-i Ya’kûb ve Hazret-i Yûsuf’a takdîr edilen tecellîler ne kadar ibretlidir. Allâh -celle celâlühû-, onlara şiddetli bir gam, keder, firkat, ıztırap, meşakkat ve tahammül-fersâ iptilâlar takdîr buyurdu ki, her an kendisiyle berâberliğin sırrını kavrayıp mâsivâdan tamâmen alâkaları kesilsin, böylece ulvî derecelere vâsıl olsunlar. Nitekim onların birbirlerinden uzakta birer garîb olarak yaşamakla elde ettikleri kemâlâtın netîcesi olarak, hayat hikâyeleri Kur’ân-ı Kerîm’de “ahsenü’l-kasas: kıssaların en güzeli” olarak takdîm buyrulmuştur.
Yine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Hudeybiye Muâhedesi, ashâb-ı kirâma ilk zamanlar mağlûbiyet şeklinde bir kahır tecellîsi gibi görünmüştü. Fakat bu muâhedenin ardından sökün eden binbir nîmet ve fetih kapılarının açılması üzerine ne kadar büyük bir lutuf olduğu, zaman içinde anlaşılmıştır. Öyle ki, Hudeybiye Muâhedisi’nden sonra iki sene zarfında müslüman olanların sayısı, başlangıçtan o âna kadar geçen on dokuz senede müslüman olanların sayısından katbekat fazla olmuştur. Üstelik Mekke-i Mükerreme de, kansız bir şekilde fethedilmiştir.
Lutuf sûretinde görünen kahra gelince, buna da Hûd -aleyhisselâm-’ın kavmi olan Âd’ın hâli açık bir misâldir. Onlar, kendilerine azâb olarak gönderilen gökyüzünü kaplamış bulutları gördüklerinde, peygamberlerini istihfâf etmişler ve:
“–Sen azaptan bahsediyorsun, fakat işte yağmur yağacak!” diyerek kendilerini aldatmışlardı. Ancak yağmur yağmamış, bu azgın kavim, müthiş ve alt-üst eden fırtınaların arasında helâk olmuştur.
Dünyâ nîmetlerine aldanıp onları daimî zannederek âhiret hayâtını perişan eden gâfiller için şu fânî âlem, netîcesi mahşerde tahakkuk edecek bir kahırdan ibârettir. Nitekim bu dünyâyı kendilerine saâdet bahşeden bir cennet zanneden nice bedbahtların dûçâr oldukları hazîn akıbet, ilâhî kelâmda açık bir şekilde beyân buyrulmaktadır.
Yine zengin bir insanın mal varlığı, zâhiren kendisi için bir lutuf gibidir. Ancak Allâh yolunda infâk edilmemişse, kıyâmet günü bir kahır tecellîsine inkılâb ederek sâhibini hüsrâna uğratacaktır.
Lutuf ve kahır tecellîleri arasında çalkalanan bu âlemi, kalb ehli ârifler ne güzel tasvîr etmişlerdir:
“Bu dünyâ, âkiller için seyr-i bedâyî, ahmaklar için yemek ve şehvetten ibârettir.”
Kulların elinde ne varsa aslında Allâh’a âittir. Tabiattan ve insanlardan gelen her türlü nîmetin gerçek sâhibi, onların yaratıcısı olan Hâlık Teâlâ’dır. Bundan gâfil kalmamak, kalb-i selîm îcâbıdır. Mahlûkât, bir vâsıtadan ibârettir. Çünkü her varlık, bir vazîfeyi îfâ etmekle mükelleftir.
Nîmeti tevzî işinde bütün vâsıtalar, memur ve ameledir. Nîmetin hakîkî sâhibi ve ihsân edeni kâinâtın Rabbi’dir. Bu yüzden her mü’min, nîmeti getirenden ziyâde gönderene şükür hisleri ile medyûn olmalı ve şükrân duygularıyla dolu bir hayat yaşamalıdır. Nîmetleri bize ulaştıran sebeplere veya kişilere bağlanıp nîmetin sâhibini unutmak, insanlık haysiyeti ile bağdaşmaz.
Ancak mahlûka, yâni vesîle olana teşekkür etmek de, bir ahlâk ve nezâket gereğidir. Hadîs-i şerîfte:
“Kendisine iyilik yapılan kimse, yapana: «Allâh sana hayırlar versin!» diyerek duâ ederse, şükür borcunu pek yüksek bir şekilde îfâ etmiş olur…” (Tirmizî, Birr, 87/2035) buyrulmaktadır.
Bu hâlin zıddı olarak, nîmetin gerçek sâhibini unutup da sâdece bir veznedar veya vâsıta hükmünde olan fânîlere teşekkür, gülünç ve yersiz olur. Sünnetullâh îcâbı kâinatta her şey, bir sebebe bağlanmıştır. Ancak sebeplere takılıp “Müsebbibü’l-esbâb”ı, yâni sebeplerin Hâlık’ını unutmamak îcâb eder.
Cenâb
وَاللّهُ أَخْرَجَكُم مِّن بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ لاَ تَعْلَمُونَ شَيْئًا وَجَعَلَ لَكُمُ الْسَّمْعَ وَالأَبْصَارَ وَالأَفْئِدَةَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
“Allâh sizi, analarınızın karnından bir şey bilmediğiniz bir hâlde çıkardı da size, kulaklar, gözler, gönüller yarattı. Umulur ki, şükredersiniz.” (en-Nahl, 78)
Cenâb-ı Hakk’a şükür vazîfesi, üç sûrette îfâ edilir:
1. Lisânî Şükür:
En aşağı derecedeki şükürdür. Bu, insanların yaratana karşı lisân ile: “Yâ Rabbî! Sana nihâyetsiz şükürler olsun!” gibi ifâdelerle şükürde bulunmalarından ibârettir.
Kur’ân-ı Kerîm’de:
وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ
“Rabbinin nîmetlerini zikret!” (ed-Duhâ, 11) buyrulurken, ne yazık ki, ölü, hasta ve gâfil kalbli olanlar, Hâlık’ın nîmetlerinden hayvânî bir sâikle istifâde ederler de hayvanlar kadar Allâh’ın ismini zikretmezler. Âyet-i kerîmelerde “esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı” ve “belhüm edall: hayvandan daha aşağı” şeklinde tavsîf edilen bir duruma düşerler.
2. Fiilî Şükür:
Allâh’ın lutfettiği nîmetleri, O’nun yolunda, emrettiği şekilde sarf etmektir. Bu bakımdan zenginliğin şükrü infâk etmek; ilmin şükrü, ihsan ve tâlîmde bulunmak; bedenin şükrü ise, her uzvu meşrû bir şekilde Hak yolunda kullanmaktır.
3. Kalbî Şükür:
Hâlık’a muhabbet ve mârifetle bağlanarak her hâle râzı olmaktır.
Gerçekte Allâh’ın nîmetlerine mutlak mânâda şükredebilmek mümkün değildir. Beşer gücü buna kifâyet etmez. Bütün peygamberler bile, lâyıkıyla şükredemedikleri için devamlı istiğfâr hâlinde olmuşlardır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Ben, günde yüz kere istiğfâr ederim...” (Müslim, Zikir, 42) buyurmuşlardır.
Acabâ peygamberler dışındakiler, sırf lâyıkıyla şükredemedikleri için bile günde kaç defâ istiğfâr etmelidirler!?
Diğer taraftan, hamd ve şükürde bulunabilmek de Rabbin büyük bir lutuf ve ihsânıdır. Yâni diğer bir nîmettir. Bu mantığı sonsuza kadar devâm ettirdiğimiz takdîrde görülür ki, her şükür, ona muvaffakiyet sebebi ile yeni bir şükür borcu doğurur ve bu müteselsil şükürleri nasîb eden Cenâb-ı Hakk’a karşı bu zincirin sonuna ulaşıp şükür borcundan kurtulabilmek mümkün olmaz! İşte bundan dolayıdır ki, mutlak ve kâmil mânâsıyla şükür borcunun îfâsından peygamberler dâhil bütün insanlık âcizdir.
Bu hususta bize düşen vazîfe, Allâh’ın nîmetlerini hakkıyla idrâk etmekten ve bunlara karşı lâyıkıyla şükredebilmekten âciz olduğumuzu kabûl ederek elimizden geldiğince hamd ü senâda bulunmaya, gücümüz nisbetinde şükretmeye gayret göstermektir. Nitekim “Nefsini bilen, Rabbini bilir…”[20] hikmeti, Rabbi bilmenin, nefiste tecellî eden ilâhî sanat ve nîmet karşısında kendi acziyetini idrâk etmekten geçtiğini de ifâde etmektedir.
Nîmetler sonsuz, lisanlar âciz, bünyeler zayıf… En büyük nîmetlerden biri de, o nîmetlerin sâhibini unutmamaktır. Nîmetlere şükür, o nîmetlerin artmasına vesîle olurken; şükürsüzlük ise, azalmasına sebebiyet verir.
Şükrân, cennet sermâyesi; küfrân ise cehennem vesîkasıdır. Şükürsüzlük hâli, küfrân-ı nîmettir, yâni ahmakça bir nankörlüktür. Meselâ zekâtı verilmediği için fiilî şükrü îfâ edilmeyen bir mal, nîmet olmaktan çıkıp bir fitne hâline gelir. Sâhibi için bir musîbet sebebi olur. Cenâb-ı Hak: “Onları elîm bir azâb ile müjdele!” (et-Tevbe, 34) buyurmaktadır.
Yine Allâh -celle celâlühû- âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:
ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ
“Sonra, yemîn olsun ki, o gün (size verilen) her nîmetten sorulacaksınız!” (et-Tekâsür,
لَئِن شَكَرْتُمْ لأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِن كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِي
“…Nîmetlerime şükrederseniz, mutlakâ artırırım. Nankörlükte bulunursanız, iyi bilin ki, azâbım pek çetin ve şiddetlidir.” (İbrâhîm, 7)
فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ
“Ben’i zikredin; Ben de sizi zikredeyim! Bana şükredin; sakın küfrân-ı nîmette bulunmayın!” (el-Bakara, 152)
وَمَن يَشْكُرْ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ
“…Şükreden, ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allâh hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyıktır.” (Lokmân, 12)
Her insanın, nâil olduğu nîmetler mukâbilinde şükretmesi en mühim bir kulluk vazîfesidir. Mü’min, bu idrâke sâhip olduğu müddetçe, şükrânsız ve hamd ü senâsız bulunamaz. Yaratanın nîmetlerine karşı bu şükrân ahlâkı, mü’min için îman sermâyesinin yarısını teşkîl eder. Nitekim hadîs-i şerîfte:
“Şükür, îmânın yarısıdır…” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 107)
buyrulmuştur.
İdrâk sâhibi bir kul, mânevî ve rûhânî meziyetlere sâhip olan sâlihlere gıpta edip onlar gibi olmaya gayret etmelidir. Maddî bakımdan ise, kendisinden aşağı durumdakilere bakıp hâline şükretmelidir.
Başta peygamberler, sonra evliyâ ve ulemâ, şükrü vird hâline getirmişlerdir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Nûh -aleyhisselâm- için:
إِنَّهُ كَانَ عَبْدًا شَكُورًا
“Muhakkak ki O, çok şükreden bir kul idi!” (el-İsrâ, 3)
İbrâhîm -aleyhisselâm- için:
شَاكِرًا لِّأَنْعُمِهِ
“Rabbinin nîmetlerine karşı dâimâ şükredici idi!..” (en-Nahl, 121)
Lokmân -aleyhisselâm- için:
وَلَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ أَنِ اشْكُرْ لِل
“And olsun ki Biz Lokmân’a: «Allâh’a şükret!» diyerek hikmet verdik!..” (Lokmân, 12) buyrulmaktadır.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, geceleri uzun uzun namaz kılmaktan ayakları şişerdi. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-:
“_Yâ Rasûlallâh! Siz af ve mağfirete nâil olmuş bir «Habîbullâh»sınız! Vücûdunuza bu derece eziyet revâ mıdır?” deyince, O Varlık Nûru:
“_Ey Âişe! Şükredici bir kul olmayayım mı?” (Buhârî, Tefsîr, 48/2; Müslim, Münâfikîn, 81)
buyurmuştur.
Şükür bahsi, derin ve uzundur. Onu lâyıkıyla îzâh etmek mümkün değildir. Gerçek şükrün feyiz ve bereketini, ancak onu yaşayanlar idrâk edebilir.
Hulâsa herkes, kendine verilen nîmet nisbetinde şükretmeye gayret etmelidir. Şöyle ki;
Âlimlerin şükrü, Allâh’ın kendilerine ikrâm eylediği ilmi ondan mahrûm olanlara tâlîm etmek ve onunla âmil olmaktır. İmâm-ı A’zam’ın hâli, bunun en güzel bir numûnesidir. Hanefî mezhebinin kurucusu olan İmâm-ı A’zam Hazretleri, ömrü boyunca ilmini en güzel şekilde infâk etmiş, ictihâdları kıyâmete kadar devâm edecek olan büyük müctehidlerden İmâm Ebû Yûsuf, İmâm Muhammed, İmâm Züfer gibi İslâm dünyâsını tenvîr eden birçok âlim yetiştirmiştir. O, ilmin şeref ve haysiyetini korumak, zâlim bir halîfeye âlet olup yanlış fetvâ vermemek için zindanlarda çürüyüp kırbaçlanmayı, zamanın en büyük makamlarından biri olan Bağdad kadılığına tercih etmiştir.
Zenginlerin şükrü,
وَأَحْسِن كَمَا أَحْسَنَ اللَّهُ إِلَيْكَ
“…Allâh sana nasıl ihsanda bulunduysa, sen de öylece ihsanda bulun!..” (el-Kasas, 77) âyet-i celîlesinin sırrına göre hareket ederek, malı, Hak yolunda gerekli yerlere infâk etmektir. Malın gerçek sâhibinin Allâh olduğu idrâki içinde olup onunla gururlanmamak, isrâf etmemektir. Hulâsa ağniyâ-i şâkirînden olmaya gayret göstermektir.
Şükre zıt bir davranış olan israf, Allâh’ın verdiği nîmeti horlamaktır. Sû-i istîmâl etmektir. Âyet-i kerîmede bu hususta acı bir îkâz olarak:
وَلاَ تُبَذِّرْ تَبْذِيرًا
(26)
إِنَّ الْمُبَذِّرِينَ كَانُواْ إِخْوَانَ الشَّيَاطِينِ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِرَبِّهِ كَفُورًا
(27)
“…Sakın gereksiz yere saçıp savurma! Zîrâ
böylesine saçıp savuranlar, şeytanların dostlarıdırlar. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.” (el-İsrâ, 26-27) buyrulmaktadır.
Ehl-i hâl kimseler, gaflet içinde yemeyi, içmeyi, giyinmeyi ve bir eşyâyı kullanmayı dahî isrâf addetmişlerdir.
Güzel ahlâk sâhibinin şükrü, kendisindeki bütün güzelliklerin Cenâb-ı Hakk’ın lutuf ve kereminden olduğunu idrâk etmek ve diğer insanları hor ve hakîr görmeyip mütevâzî hâlini muhâfaza ederek başkalarına örnek olabilmektir.
Seyr u sülûk ehlinin şükrü, tâbî olunan mürşid-i kâmile gönülden bağlılık ile haram ve helâle dikkat etmek, âyet-i kerîmede buyrulan ve Hazret-i Peygamber’i ihtiyarlatan:
فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَن تَابَ مَعَكَ
“Seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hûd, 112) emrine göre istikâmetlenmektir. Kısaca Kur’ân ve sünnet ahlâkı ile ahlâklanmak, mârifetullâhtan hisse almaya gayret etmek ve mahlûkâta karşı ehl-i hizmet olmaktır. Ayrıca nâil olunan mânevî ve rûhânî makamlarda nefsin riyâ ve ucub tuzaklarından korunmaktır.
Sıhhatli ve sıhhatsizlerin şükrü, içinde bulundukları hâlin, murâd-ı ilâhî îcâbı olarak bu dünyâda geçici bir imtihan için verildiğini idrâk etmek sûretiyle teslîmiyet ve rızâ hâlinde yaşamaktır. Sıhhatli kimse, bunun kendisine Allâh yolunda sâlih amellerde kullanılması için verildiğini bilmeli ve o maksat üzere yaşamalıdır. Sıhhatsiz kimse de, bu hâlinin kendisi için belki de büyük bir nîmet olduğunu düşünmeli, “Yâ Rabbî! Her hâlime şükrolsun!” vecdi içinde yaşamalıdır. Bilmeli ki; gözü görmeyen bir kimse harama ve dedikoduya bulaşmadığı için, kör olmayıp da harama bakan ve bu vesîleyle fitneye düşenden ne kadar kârlı bir durumdadır! Ancak bunun hakîkati, kıyamet günü ortaya çıkacaktır.
Fakirlerin şükrü, sabırla müzeyyen olmalıdır. Fukarâ-i sâbirîn, ağniyâ-i şâkirîn ile ilâhî rızâda beraberdirler. Fakirlikteki gerçek şükür husûsunda İbrâhîm bin Edhem ile Şakîk-i Belhî arasında geçen mülâkat ne kadar ibretlidir:
Şakîk-i Belhî, İbrâhîm bin Edhem’e sorar:
“_Ne yaparsın? Hâlin nicedir?”
İbrâhîm bin Edhem şöyle cevap verir:
“_Bulursam şükrederim, bulamazsam sabrederim!..”
Şakîk-i Belhî:
“_Bunu bizim Horasan’ın köpekleri de yapar!” deyince bu defa İbrâhîm bin Edhem sorar:
“_Peki, siz ne yaparsınız?”
Şakîk-i Belhî cevâben şöyle der:
“_Bulursak şükredip infâk eder, bulamadığımızda ise sabredip şükrederiz.”
Bütün nîmet ve ihsanlar Cenâb-ı Hak’tandır. Bu hususta İbrâhîm Desûkî -kuddise sirruh- şöyle buyurur:
“Ey kardeşim! Sakın kendine has bir işi yapabildiğin iddiâsına kapılmayasın! Sonra, kendi gayretinle bir hak sâhibi olduğunu iddiâ etmeye yeltenmeyesin!
İyi bilmelisin ki, eğer bir oruç tutuyorsan, onu sana tutturan Allâh Teâlâ’dır. Namaz mı kılıyorsun? Allâh’ın huzûrunda kıyâmda mı duruyorsun? Bunu da lutfeden O’dur.
Bütün ameller böyledir. Her şeyi O’ndan bileceksin… Bir şey gördüğün zaman, gördürenin O olduğunu idrâk edeceksin. Bu hâle devâm edip mânevî bir şerbet içtiğinde de, yine «O içirdi…» diyeceksin.”
Beşerî irâde eseri olsa bile her fiil, Allâh’ın “Hâlık” sıfatının bir tecellîsi olduğundan, her şeyi O’ndan bilmek, îmân îcâbıdır. Bunun içindir ki, îmânın bir şartı da “Hayrın da şerrin de Allâh’tan” olduğuna inanmaktır. Fakat Allâh’ın “irâde”si ile “rızâ”sını birbirine karıştırmamak lâzımdır. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın irâdesi, her oluşta mevcut bulunduğu hâlde, rızâsı sâdece hayırdadır. Lâkin rızâsı olmadığı bir fiili, kulun talebi sebebiyle niçin yarattığı husûsu, bu âlemin bir “imtihan” vasfını kazanması içindir.
Doktorun gâyesi, hastasını tedâvî etmektir. Hasta, verilen tedâvîyi tatbîk etmezse, doktorun bir mes’ûliyeti yoktur. Yine bir muallimin gâyesi, talebesini muvaffak kılmaktır. Ancak talebe, gayret edip çalışmazsa, muallimin yapacağı bir şey yoktur. Allâh Teâlâ da, kulunu Dâru’s-Selâm’a (cennete) dâvet buyurmaktadır. Şâyet kul, bu dâvetin şartlarına uymazsa, netîcesi cennetten mahrûmiyettir. Eğer kula hayır veya şerden birini tercîh etmek hak ve kudreti verilmemiş olsaydı, o zaman “cezâ” ve “mükâfât” ilâhî adâlete aykırı olurdu. Kulun tercîh sahasına giren, dolayısıyla da “mükâfât” veya “mücâzât”ı gerektiren fiillerinin en mühimlerinden biri de “hamd” ve “şükr”ü gerçek mâhiyetiyle kavrayıp ona göre bir amel sâhibi olmasıdır.
Ey Rabbimiz! Bizleri, Lokmân -aleyhisselâm- gibi şükrederek hikmetten nasîb alan; elinden, dilinden ve gönlünden ümmetin müstefîd olduğu kullarından eyle!
Âmîn!..
