DİPNOTLAR
[1] Ebrâr (hayr u hasenât ve takvâ sâhipleri) için hasene (sevap) olan bazı hâl ve ameller, onlardan daha üst mertebede bulunan mukarrebler (Allâh’a çok yakın kullar) için seyyie (günah) addedilir.
[2] Bkz. Buhârî, Büyû’ 15; Enbiyâ 37.
[3] Bkz. el-Enbiyâ, 79.
[4] Bkz. Sebe’, 10.
[5] Zikir ve tesbîh, iki türlüdür:
a. Teshîrî zikir: Bu tarz zikir, mahlûkâtın kendiliğinden, gayr-i irâdî olarak yaptığı zikir ve tesbîhtir. Nebâtât ve hayvanâtın ömürleri, yaptıkları bu zikre bağlıdır. Bu zikir, onlar için âdeta bir hayat nefesidir. Zikri bitenin, ömrü de nihâyet bulur.
b. İrâdî zikir: Beşerin, kendi irâdesiyle yaptığı zikir ve tesbîhtir.
[6] Hüdhüd kuşu: Çavuş kuşu.
[7] İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-’ın bildirdiğine göre Hüdhüd, nerede su olduğunu bilir ve Süleymân -aleyhisselâm-’a su bulurdu. Suyun yakınlığını ve uzaklığını da bilirdi. Suyun bulunduğu yeri gagalar, cinler de gelip orayı kazarak su çıkarırlardı. İbn-i Abbâs’a:
“Hüdhüd böyle bir haslete sâhip olduğu hâlde, bir çocuk tuzak kurup, üzerini azıcık bir toprakla örtünce, toprağın altındaki tuzağı görmez, gelir üstüne basar da tuzağa yakalanır. Hâlbuki o, toprağın altındaki suyu görmektedir.” denildi. İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh- da:
«Kazâ ve kaderin vakti gelince, göz görmez olur; akıl baştan gider.» cevâbını verdi.
[8] Sûre başlarındaki “besmele”ler, İmâm Ebû Hanîfe Hazretleri, İmâm Mâlik Hazretleri ve İmâm Ahmed bin Hanbel Hazretleri’ne göre sûre aralarını ayırmak içindir. İmâm Şâfiî Hazretleri’ne göre ise, her biri birer âyettir.
[9] İfrît: Tuttuğunu deviren, kuvvetli, becerikli, ele avuca sığmaz demektir. Ayrıca, kötülük ve münkerde son dereceyi bulmuş, şeytanlıkta ileri gitmiş mânâsı taşır. Bu kelime, insanlar için de kullanıldığından, âyette “cinlerden bir ifrît” şeklinde ifâde buyrulmuştur.
[10] Bkz. Kurtubî, Tefsîr, XV, 204.
[11] Bkz. Buhârî, Ezân, 36.
[12] Ölümden sonra dirilişe dâir Kur’ân-ı Kerîm’de verilen misâllerin bir diğeri de Bakara Sûresi’nin 260. âyet-i kerîmesinde yer alan kuşların dirilmesi hâdisesidir. Mâlumât için bkz. Nebîler Silsilesi, c. I, sf. 345-349.
[13] Bkz. İ. Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, V, 226.
[14] Kur’ân-ı Kerîm’de hastalığın ismi belirtilmemiştir. Çünkü burada esas anlatılmak istenen hastalık değil, Eyyüb -aleyhisselâm-’ın sabrı ve her hâlükârda Allâh’tan râzı olmasıdır.
[15] Bkz. Kurtubî, Tefsîr, XI, 323, 327.
[16] Herkes iyidir; kötü olan benim!..
[17] Ninova şehri, Dicle Nehri’nin kenarında, şimdiki Musul civârında bulunmaktaydı.
[18] Şimdi bu şehre Ba’lebek denmektedir.
[19] Bkz. Sa’lebî, Arâis, s. 391.
[20] Bkz. Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 361.
[21] Mesîh, İbrânîce bir kelime olup, Hazret-i Îsâ’nın lakâbıdır ve “mübârek” anlamına gelmektedir.
[22] Benzer ifâdeler için Barnabas İncîli’nin 41 ve 97. bâblarına da bakılabilir.
[23] Hristiyanların kutsal kitaplarında peygamberlerle ilgili olarak yer alan haksız isnatlar için bkz. Tekvin, 12/11-13, 19/30-38, 20/1-7, 30/32-4 II. Samuel, 11. bâb; I. Krallar, 11/1-13.
[24] Ancak günümüzde hristiyanlardan Protestanlık mezhebine bağlı olanlar, Papa’nın yanılmazlığını ve günah affetme yetkisini kabûl etmezler.
[25] Bkz. Matta, 12/18.
[26] Bkz. en-Nisâ, 172.
[27] Bkz. Matta, 12/18; İşaya, 42/1.
[28] Bkz. Yuhanna, 1/1, 14.
[29] der-âğûş: Kucaklamak.
[30] hem-makber: Aynı kabirde olmak.
[31] dest-i yetîmânelerinden: Yetîm kalmış ellerinden.
