İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Dört İncîl’in Mâhiyeti

Cenâb-ı Hakk’ın Îsâ -aleyhisselâm-’a göndermiş olduğu İncîl-i Şerîf elbette ki haktır ve her mü’minin “âmentü” esasları için­de ifâde edilen “ve kütübihî” (ve kitaplarına da inandım) gerçeğine dâhildir. Bu hususta Allâh Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de bazı beyân­larından evvel “Tevrât’ta ve İncîl’de de yazdığımız gibi…” bu­yurmaktadır. Dolayısıyla asıl İncîl, Kur’ân-ı Kerîm gibi ilâhî bir hidâyet rehberidir.

Ancak daha evvel de çeşitli vesîlelerle temâs ettiğimiz üzere, hristiyan kilisesi, Îsâ -aleyhisselâm-’ın hayâtı ve öğrettikleri hu­sûsunda son derece ciddî bir budama işlemi gerçekleştirmiştir. Bu budamanın ilk kestiği parça da ana gövde olmuş, dînin teme­li olan tevhîd, Hristiyanlık’tan çıkarılmıştır.

Bugünkü Hristiyanlık’taki vahiy sistemi, İslâm’daki durumun hilâfına olarak, -hristiyanların çoğunun tahayyül ettiklerinin tersi­ne- vâsıtalı bir şekilde nakleden birtakım insanların şâhidliklerinden ibârettir. Hristiyan âlimlerinin de kabûl ettiği gibi, bugün Hristiyanlık, Îsâ -aleyhisselâm-’ın yaşadığı zamana âit herhangi bir görgü tanığından gelen sağlam bir bilgiye sâhip değildir.

Gerçekten bugün Kitâb-ı Mukaddes’teki en önemli problem­lerden biri de, Hazret-i Îsâ’dan önceki döneme âit kitapları ihtivâ eden “Eski Ahid” bölümünün orjinal dilinin İbrânîce, Hazret-i Îsâ’dan sonraki döneme âit kitapları ihtivâ eden “Yeni Ahid” bö­lümünün orjinal dilinin Yunanca olmasıdır. Oysa bu bölümün de orjinal dili, İbrânîce idi. Yunanca tercümeleri bulunan bu İncîl’in asıl nüshası yoktur. Bu durumda yapılan tercümelerin, isnâd edil­diği, fakat ortada olmayan bir asla, ne kadar sâdık kalınarak yapıldığı söyle­nebilir?

Hâlen elde mevcut olan İncîl’lerin -Matta hâriç- en eski nüshaları Yunanca’dır. Hristiyan kaynaklar ise, Hazret-i Îsâ’nın İbrânîce-Aramîce konuştuğunu ve vaazlarını bu dille yaptığını haber vermektedir. O hâlde İncîl’lerin dili ve Îsâ -aleyhisselâm-’ın söz­leri mevzuu ele alındığında, bunların -en azından orjinal nüs­halarının- Hazret-i Îsâ’nın dili ile yazılmış olması ve muhâfaza edilmesi gerekmez miydi? Ancak bugün ne İncîl’ler ne de Îsâ -aleyhisselâm-’ın kendi sözleri, O’nun ana diliyle yazılmış değildir.

İlk İncîl müsveddelerinin İbrânîce yazılmış olmalarına rağ­men, bunların kaybolması ve diğer İbrânîce yazılmış İncîl’lerin de hemen Yunanca’ya çevrilerek İbrânîce nüshalarının yok edil­mesi, hattâ “Yeni Ahid” ile “Eski Ahid”in Yunanca’ya tercüme edi­lerek Kitâb-ı Mukaddes’in tamâmının Yunanca yazılması, Yunan kültürünün gerçek hristiyan kültürünü önemli ölçüde etkilediğini açıkça göstermektedir. Hâl böyle olunca, Hristiyan­lık öncesi Yunan felsefesi kadar Yunan kültürü de bu dîni tabiî olarak tesiri altına almış, onu bozmuş ve kendi yapısına göre bir­çok müdâhalelerde bulunup tevhîd-i ilâhî yönünü yok etmiştir. Bu sebeple âyet-i kerîmede:

“…Elleriyle yazdıklarından ötürü vay onların hâline! Ve kazandıklarından ötürü vay onların hâline!” (el-Bakara, 79) buyrulmuştur.

Yine bu sebepledir ki, müsbet ilim dediğimiz hakîkatler ile bu­günkü İncîl’ler arasında büyük uçurumlar vardır. Nitekim dünyânın döndüğünü müslümanların eserlerden öğrene­rek buna kanaat getiren Galile, gerçeği etrâfındakilere söyle­diğinde kilise çevreleri, İncîl’deki bilgilerle çeliştiği için müthiş bir tepki göstermiş ve ona:

“–Ya söylediğinden vazgeçersin, ya da seni öldürürüz!” diyerek tehdîd etmişlerdir.

Doğruyu söylediği için ölümle tehdîd edilen Galile ise, çâresiz bir şekilde:

“–Dediğiniz gibi olsun!” derken, hakkındaki hüküm sebebiy­le sadece sessizce:

“–Siz dönmüyor deseniz de dünyâ dönüyor!” diye mırıldan­maktan başka bir şey yapamamıştır.

Bu uçurumlar dolayısıyla, İncîl’lerin içindeki çelişkileri sakla­mak telâşından olsa gerek, Hristiyanlığa âit din bilgisi el kitapla­rı genellikle seçme parçalar hâlindedir. İncîl’lerin hepsi, bir bütün hâlinde okunmaz. Hattâ mezhep ve cemaatlere göre kitap seçi­mi yapılır. Sırf bu durum bile, gerçek akıl sâhipleri için, Kutsal Ki­tap pasajlarının nakil bakımından da asılsız olduğunu kabûl et­mekten başka mantıkî bir çâre bırakmamaktadır.

Nitekim E. Jacob, İncîl’lerdeki rivâyet akışının, sonraları âdeta bir masal şeklini aldığını ifâde eder.

Maurice Bucaille de şöyle der:

“…Kitâb-ı Mukaddes, canlarının istediği gibi metin değişti­ren insanların, bize bırakmayı arzu ettiklerinden ibârettir. Bunun içindir ki, kitapların kaleme alınışı ile alâkalı en temel mevzûların üzerinde bile hiç durulmaz; geçiştirilir. Bu kitaplar, insanlar tara­fından pek çok defa beşerî süzgeçten akıtılmış bir nesne gibi bir­çok müdâhalelere uğramıştır. Nitekim sayısız derecedeki yanlış bilgilerin tahlîli yapılamaz, hepsi sükût ile geçiştirilir. Lâkin beşer kitabında bile tasvîb olunmayan bu durum, kutsal sayılan bir ki­tap için ne kadar elem vericidir!..”

Bu hakîkati böylece îtirâf edenler bulunmasa bile Allâh Teâlâ’nın, kendi gönderdiği kitaplardan biri olan İncîl’in tahrîf edildiğini beyân buyurması kâfîdir. Nitekim Cenâb-ı Hak, hem bu hakîkati beyan hem de ümmet-i Muhammed’i de aynı gaflet ve da­lâlete düşmekten îkaz sadedinde şöyle buyurur:

مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ

“Dinlerini parça parça eden ve bölük bölük olanlardan (olmayın! Bunlardan) her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.” (er-Rûm, 32)

Bu beyandan da anlaşıldığı üzre, İslâm’dan önceki bütün ilâ­hî dinler ve onların kitapları gibi Cenâb-ı Hakk’ın Îsâ -aleyhisselâm-’a gönderdiği din ve onun kitabı olan İncîl-i Şerîf de hristiyanlar tarafından âyette ifâde buyrulduğu gibi tahrîf edilmiş­tir. Bu bakımdan bugünkü dört İncîl’in, asıl İncîl-i Şerîf’le hiçbir alâkası yoktur. Şöyle ki: